|
TÜRK TASAVVUF DÜŞÜNCESİ:
Orhan ÇAMLICA
Beykoz
İmam-Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmeni
Günümüzde tasavvuf; üzerinde en çok konuşulan,
tartışılan, hakkında fikirler üretilen, müsbet ve menfî yargılarda
bulunulan konulardandır.
Tasavvuf, bazı (felsefe, kelam gibi) ilimlerin
tenkidine uğramaktadır. Aslında tasavvufun hiçte sanıldığı gibi
olmadığını, bilakis Türk düşünce hayatına canlılık, yeni ufuklar ve
hareketlilik getirdiğini tarihî verilere dayanarak rahatlıkla ifade
edebiliriz. Türklerin İslam’ı kabulleri olan miladi IX. Asrın sonlarıyla,
X. Asrın başlarında tasavvuf düşüncesi klasik devrini tamamlama noktasına
gelmiş ve XIV. Asrın sonlarına doğru kemâle ermiş, sistemleşmiştir. Türk
ruhu mistik duyuş ve düşünüşlere hazırlıklıdır. Kainatı saran gizli ve
güçlü manevi kuvvetler tasavvuru, onun inanç hayatında mevcuttur. Büyük
bir destan ananesine sahiptir ve manevi üstünlükler ve harikuladelikler
tasavvur etmeye alışmıştır. Türk insanını İslamiyet’e ısındıran ve sokan
dervişler, önce Türkistan’da yetişmeye başlamışlar, ardından Ahmed Yesevi
ile Yesevîlik Tarikatı doğmuştur. Bu tarikat fevkalade bir çalışmayla kısa
sürede yayılmıştır. Daha sonra bu hareket fetihlerle birlikte Anadolu’ya
doğru yol almıştır. Anadolu’yu kendisine mesken seçip, dallanıp budaklanıp
tüm Anadolu’ya kök salmıştır. Burayı Türkleştirdikten ve İslamlaştırdıktan
sonra yine durmayıp yoluna devam ederek, Balkanlara oradan da Avrupa’ya
kadar yayılmıştır.
Bilindiği gibi Türkler, Anadolu’ya çok
kalabalık ve dağınık kitleler halinde gelip yerleşmişlerdir. Bunlar
arasında birliği sağlamakta en önemli unsurun din olduğu ve dinin
birliğinin dervişler ve tarikatlar sayesinde mümkün olduğu muhakkaktır.
Uzun bir zaman Anadolu’da istikrar sağlanamamıştı. Türkler yabancı bir
ülkede çoğu şehirli olan ve eski medeniyetlerin temsilcisi bulunan
insanlarla karşı karşıya idiler. Bu şartlar altında kendi hüviyet ve
hürriyetlerini korumaları ve birlik halinde hareket etmeleri oldukça
güçtü. Bunun yanında önemli bir husus ise; tasavvufî din anlayışının bir
çeşit hudut dini olması ve bu sayede Türkleri düşman bir bölgede canlı
tutmak idi.
Medresenin istikrarlı çalışması, tekkenin
heyecan unsuruna verdiği önemle devamlı gaza halinde yaşamaya sevk eden
kuvvet olmuştur. Tasavvuf dini camiye hapis olmaktan kurtararak geniş ve
esnek manada cemiyete mal eden sırlı bir kuvvettir. Tasavvuf anlayışı;
Müslüman Türk’ün iliğine, kemiğine işlemiş ve dünya görüşünün rehberi
olmuştur. Türk mutasavvıfları sadece tesbih çeken değil, aynı zamanda
sınır bekleyen, kılıç kuşanıp kullanan, kaleler fethede gönül erleriydi.
Bu noktada mutasavvıfların düşünceleri, planları,gönülleri fethetmek
suretiyle, İ’lây-ı Kelîmetullah davasına hizmet etmekti. Böylece hem
kendileri iki cihanda mutlu olabilecekler, hem de İslam gibi son ve
mükemmel bir dinden nasibini alamamış veya alma fırsatı bulamamış
insanlara İslam’ı tebliğ edecek, iman ederek İslam’la müşerref
kılınmalarına vesile olacaklardı. Görüldüğü gibi Türk Tasavvuf Düşüncesi;
spekülatif değil, aksiyoner bir düşüncedir. Tasavvufun Türk insanı elinde
içe dönük nazari olmaktan daha çok, faal tarikatlar halinde gelişmesi bunu
gösterir. Türklerin ırkî meziyetlerinden olan tarikatçılık, devletçilik
dehasını, tasavvufun teşkilat cephesi olan tarikatlar alanında işleterek,
dünyanın en büyük imparatorluğunu meydana getirmede, bu dini kuruluşlardan
yararlandılar. Ve böylece İslam’ın yayılışıyla Türk Devleti’nin yücelişini
özdeşleştirdiler. Tarikatların soyut fikirlerinin, somut temsilcileri olan
dervişlerin duyuş ve yaşayışları Türk insanını evrensel değerlerinin tümü,
bu derviş ahlakının milli benliğine işlemiş nakışları olarak karşımıza
çıkmaktadır. Bunlar Âhilerin civanmertliği, Gazi ve Alp-Erenlerin
fedakarlıkları, Nasreddin Hoca’nın hikmetli hicivleri, Hz. Mevlâna ve
Yunus Emre’nin erişilmez insan sevgisi, ve Türk atasözleri daima
tasavvuf-tarikat esprisi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Son yıllarda yapılan araştırmalarda, Balkan ve
Rumeli topraklarına Türklük ve Müslümanlığı ilk ve en kalıcı bir biçimde
sokanların gönül fatihleri olan tasavvuf erleri, tarikat büyükleri
olduğunu ortaya koymuştur. Türk fikir tarihinin büyük dehaları, ya
doğrudan ya da dolaylı olarak tasavvuftan gıda almış insanlardır. Nasıl ki
Alparslansız, Fatihsiz, Kanunisiz bir Türk Tarihi düşünemezsek, Yesevîsiz,
Yunussuz, Mevlanasız, Hacı Bektaşsız, Akşemseddinsiz de Türk tarihi
düşünülemez. İman ve prensip adamı olan bu dervişler, ayak bastıkları
ülkelere şiir, musiki, sanat, terbiye, fazilet ve ahlak yoluyla İslam’ın
prensiplerini ve cihad ruhunu yerleştirerek şevk, şuur ve iman kapılarını
aralamışlardır.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında ve
sonraki asırlarda da dinî, sosyal, kültürel ve hatta askeri hayatımızda
tekke ve tasavvuf mensuplarının rolleri büyüktür. Dergahlar tabir uygun
düşerse halk eğitim kurumları gibiydi ve çok yaygındı. Daha çok
rûhî-manevî ihtiyaçlara cevap verirlerdi. Bunun yanında hat, tezhip,
musiki gibi çeşitli sanatlara da beşiklik ederlerdi.
Müslüman Türk imanının bir zaferi olan
Ahilik, Anadolu’da sosyal ve iktisadi hayatla el ve iş birliği halinde
çalışan, hukuki münasebetleri düzenleyen bir teşkilattı. Ahilik her şeyden
önce gücünü tasavvuftan aldığı için, dayandığı sağlam prensiplerinin,
hesabını ciddi bir merkeze vermek suretiyle kendi kendisini kontrol
esasına dayanıyordu. İşte bu tasavvuftaki nefis muhasebesinin bir
tesiridir. Şehirlere, kasabalara, köy ve mezralara kadar yayılmış olan Ahi
teşkilatı zaviyeleri vardı. Bu zaviyelerin kapısı, devlet büyükleri, alim,
şair, esnaf,çiftçi, tüccar, fakir-zengin her sınıftan insana
açıktı.Böylece İslam terbiyesini herkesimden insan öğrenip tatbik etme
imkanı buluyordu.
Anadolu’nun Türkleşmesine ve İslamlaşmasına
hizmet eden Selçuklu ve Osmanlı devirlerine maya salan kafile; Hoca Ahmed
Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Sadreddin Konevi, Hacı Bayram-ı Veli,
Akşemseddin gibi mutasavvıf alim zümredir. Bu zümrenin bir ucunda Mevlana
diğer ucunda ise Yunus Emre Anadolu tasavvuf haritasında göze çarparlar.
Bu iki muhteşem insan dünyaya büyük ün salmışlardır. Bugün hümanist
düşünceye sahip olanlar özellikle Batı’lı hümanistler, Mevlana ve Yunus’un
insan sevgisini örnek aldıklarına ve bu iki zattan pasajlar sunduklarına
şahit olmaktayız. Biz bundan haklı olarak gurur duyuyoruz. Ancak bizim bu
haklı gururumuzu gölgeleyen taraflar da yok değil. Hala Yunus ve
Mevlanaları yetiştiren o kültür hazinesinin bütün kapıları onların öz
çocuklarına kapalı tutulması... Maalesef Cumhuriyet tarihimizde Türk
tasavvuf düşüncesi ihmal edilmiştir. Hatta tasavvuf aleyhtarlığı
yaygınlaştırılmaya çalışılmış ve bir ölçüde başarılı olunmuştur. Ancak
ülkemizde son yıllarda tasavvufi düşüncenin yeniden kıpırdadığını
memnuniyetle müşahade etmekteyiz. Türk Tasavvuf Musikisine gösterilen ilgi
ve tasavvufi şiirler bizi ümitlendirmiş, gayretimizi celbetmiştir.
Hazreti Peygamberin gayesi İslam’ın bütün
insanlar tarafından benimsenmesini temin etmekti. Bizim gayemiz de bu.
İslam’ın gayesi de; bütün insanlığı dünya saadetine ulaştırmak ek olarak
da müminlere ahiret mutluluğunu bahşetmektir. İslam’ın tüm dünyada yeni
bir yayılış hamlesine girdiği şu son yıllarda tasavuf ve tarikatlar geçmiş
dönemlerde icra ettiği fonksiyonunu yeni bir dinamizmle aynen yerine
getirmeye devam etmelidir. Bugünün müslümanları olarak İslam’ın
güçlenmesini ve yayılmasını istiyorsak tasavvufi düşünceyi ve tarikat
meselesini çok iyi kavramak ve bu yolla İslam’ı dış dünyada daha iyi
takdim etmek durumundayız.
Kaynaklar:
YILMAZ Hasan Kâmil;
“Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar”, s.13
BANARLI N. Sami; “Resimli
Türk Edebiyatı Tarihi”, C. 1, s.276
GÜNGÖR Erol; “İslam
Tasavvufunun Meseleleri”, s. 185
AYVERDİ Sâmiha; “Bağ
Bozumu”, s. 272
ÖZTÜRK Yaşar Nuri;
“Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar”, s. 177
ÖZTÜRK Yaşar Nuri; age.
168-169
ÖZTÜRK Yaşar Nuri; age.
254
ÖZTÜRK Yaşar Nuri; age.
168
DEMİRCİ Mehmet;
“Osmanlı Devleti Kuruluş Devrinde Mutasavvıflarınrolü”,Kubbealtı Mec.
Ekim 1987
DEMİRCİ Mehmet; “Sâmiha
Ayverdi ve Tasavvuf”, Kubbealtı Mecmuası, Nisan 1995
AYVERDİ Sâmiha;”Türk
Tarihinde Osmanlı Asırları”,C.1, s.72
YILMAZ Coşkun; “Tanımı,
Kaynakları ve Tesiriyle Tasavvuf”s.212, Emin IŞIK’ın “Günümüz
İnsanının Manevi İhtiyaçları” adlı yazısından.
|
|
"Anadolu’nun
Türkleşmesine ve İslamlaşmasına hizmet eden Selçuklu ve Osmanlı
devirlerine maya salan kafile; Hoca Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus Emre,
Sadreddin Konevi, Hacı Bayram-ı Veli, Akşemseddin gibi mutasavvıf alim
zümredir. Bu zümrenin bir ucunda Mevlana diğer ucunda ise Yunus Emre
Anadolu tasavvuf haritasında göze çarparlar"
Bu sayfa 01.07.04 tarihinden bu yana
kez ziyaret edildi. |