|
FEYİZ I:
“NE CEBRE KAYALIM, NE
İ’TİZÂLE DALALIM EHL-İ SÜNNETTE KALALIM"
İtikatta, ifrât ve tefrîtten (aşırılık ve
gevşeklikten) ictinâb etmek gerekmektedir. Bu ise, ancak Ehl-i Sünnet Ve’l
Cemaat’in tensîb buyurduğu; Sahâbe, Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn denilen üç
hayırlı devre cemaatinin oluşturduğu inanç sistemine inkıyâd ve mutâvaât
ile mümkündür. İnsan için yegâne selâmet, bu sistemde karar kılmakla
gerçekleşir.
CEBR’ inancını oluşturan sistemde, insanın bir
varlık olarak taştan farkı yoktur. İnsan hareket eder ama, bu
hareketlerinde tamamen kendi ihtiyârı olmaksızın; mecbûri, ızdırâri bir
şekildedir ki Allah’ın (onun) hakkında dilemesi ile hareket etmek
zorundadır, kulun kendi iradesi yoktur. Cebriyye, bu ifadesi ile kuldan
sâdır olan her türlü fiîli Allah’a atfederek, kendilerini temize
çıkarmaktadırlar. Halbuki onların bu inancının birçok yönden akla, mantığa
ve gerçeğe aykırı bulunduğunu bizzât müşâhede etme imkânımız vardır.
‘İ’TİZÂL’ fikrinde ise, Allah Teâlâ kulunun
fiîline karışmaz. Onu sonsuz bir kudretle techîz etmiştir. Kul dilediğini
yapabilir. Yani kendi fiîlinin hâlıkıdır. Bu da birçok yönden bâtıl
bulunmaktadır. Zirâ akıl, mantık ve gerçek dışıdır.
Sünnet ehli ise, bu fikre de saplanmamış;
Allah’ın yaratıcılığını kabul ederken, kulun da kazanma yeteneğini inkâr
etmemiştir.
O bu haliyle ifrât ve tefrît arasında
istikâmetini bulmuş, bütün bâtıl ve fâsit inançlardan uzak olarak yerini
tespit etmiştir. Artık selefimiz ve bizler ‘Sırât-ı mustekîm’ derken bu
yolu yani; Ehl-i Sünnet Ve’l - Cemaat yolunu anlamakta ve böyle telakkî
etmekteyiz. Bunun dışında kalan ve ifrât - tefrîtin müdâfîleri olan aşırı
uçlara iltifat etmemekte, 1400 küsur senedir Selef-i Sâlihînin ve Dîn-i
İslâm’ın gerçek savunucusu ve hizmetkârı olan kahraman ecdadımızın hayat
kaynağı ve can iksiri Ehl-i Sünnet yolundan, taviz vermeden yürümekteyiz.
Allah’ın izni ve irâdesi yardım ve inâyeti bizi takip ettikçe de
yürümemize devam edecek bıkmayacak ve usanmayacağız. Süt nasıl ki
barsaklarda kanla pislik arasından karışmadan ve bunlara sürülmeden
Allah’ın izni ile ayrışırsa , “Şüphesiz sizin için hayvanlarda da
büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan
arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt
içiriyoruz. (Nahl, 66)” ve bedenler için sâfî bir gıda
olursa fışkı ve kan mesâbesindeki Cebr ve İ’tizâl’den ayrılır saf ve
berraklığı ile, gönüllere ve mahalli îman olan kalbe hayat ve şifâ verir.
O’nun yani Ehl-i Sünnet’in bu özelliği ile,
inanmış insanların büyük gurubu azâb-ı elîmden kurtulup Naîm Cennetlerine
ehil olmuşlardır.
FEYİZ II:
"MÜSBET DÜŞÜNELİM, MÜSBET
SÖYLEYELİM, MÜSBET HAREKET EDELİM."
Zamanımız fitne ve fesâdın bol olduğu, kendine
uygun zemin bulduğu ve yayılmaya müsait durumların hazır olduğu bir
devredir. Yukarıdaki bu güzel ve esrarlı söz,toplumu nazara alarak,
düşüncede, sözde ve harekette hep müsbet olmayı; olumlu davranıp menfî
olan tutum ve davranışları bırakmayı,çevreyi telaşlandıran, huzuru ve
sükunu bozan şeyleri terketmeyi, söylememeyi ve hatta düşünmemeyi tavsiye
etmektedir
Basîretsiz ve uyanık davranmayıp olana
bitene ve çevresine bakmayıp, safça;neticenin nereye varacağını îtibâra
almadan hareket eden kimseler,sağa sola pervasızca, şuursuzca gidip gelen,
henüz gözü açılmamış hayvan yavrularına benzer.
Müsbeti ele almak, müsbetten hareket
etmek, nazara daima müsbeti vermektir. Çünkü insan fıtratı nefiyden ziyade
isbattan hoşlanır. Müsbet yolu tutmak her zaman için müsbet netice
getirir. Müsbet yolda sevgi vardır, müsbette saygı vardır. Müsbette şefkat
ve hoşgörü vardır.
Fitne ve fesattan korunma ve kaçınma,
düşüncede, sözde ve harekette olmak üzere üç mertebede gerçekleşir.
a)Düşüncede Müsbet Olmak:
Herkes hakkında iyi düşünmek , her
olayı iyi yorumlamak kişiyi rahatlatır. Kötü düşünmek, hâdisatı şer olarak
tefsir ve te’vîl etmek kişiyi karamsar ve huzursuz yapar. Karşılaştığımız
olaylar ve kişilerden de kötü ahkam çıkarmak, onları uğursuz saymak
dinimizde merduttur.
İnsanın fikri zikrini oluşturur. Zikrin
mahalli ise kalptir. Kalp bir ayna gibidir. Nazargâh-ı rabbanî olmaya da
mir’at-ı şeytan olmaya da müsâittir.
Müsbet düşünmenin hikmeti özellikle
zamanımızda ortaya çıkmaktadır. Çünkü zamanımızda düşünceleri okuyabilen
modern aletler keşfedilmiştir. Kafalarımızdaki gizli fikirler artık gizli
tutulamayacaktır. Şayet kafamızda menfi bir düşünce varsa bunun
öğrenilmesiyle kişinin şahsına ve etrafına zarar vermesi kaçınılmaz olur.
Bunun için de en iyisi kafalarımızda menfî düşünceleri barındırmamaktır.
b)Sözde Müsbet Olmak:
Bilindiği üzere söz lisanımızın
malıdır. Lisan ise kalbin tercümanıdır. Bundan ötürü sözde müsbet
olmak,fikirde müsbet olmaktan daha önemlidir. Sözlerimizi söylemeden
evvel, onu nasıl ifade edeceğimizi düşünmeli, sonra da onu ham olarak
değil de tam olarak ifade etmeli ki sözlerimiz arzu edilen hedefe ulaşsın.
Aksi takdirde ağızdan çıkan bir söz hiçbir zaman geri gelmez.
c)Harekette Müsbet Olmak:
Hareketlerimizin müsbetliği konusu
bize, dinimizde çok önemli bir esas olan ihlâs mevzuunu hatırlatmaktadır.
Bir bakıma ihlâs ile hareketteki müsbetlilik aynı anlamı tazammum etmekte
ve aynı meseleyi ifade etmektedir. Çünkü ihlas deyince hatırımıza
samimiyet, paklık, arınmışlık gibi üstün değerler ve ulvî hareketler
gelmekte; yüksek değerli, kutsal olan bir husus gözümüzün önüne
serilmektedir.
Hareketteki müsbetlik, fikirde ve sözde
olan müsbetlikden çok daha önemli görülmektedir. Çünkü düşünce ve sözde
müsbet olunmadığı takdirde doğacak sonuç, genellikle sahibini
ilgilendirmektedir. Ama fikrin ya da sözün fiiliyâta dökülmesiyle şahıs,
ferdiyetten ikiliğe, cemiyete dönüşmekte, dolayısıyla hareket başkalarını
ilgilendirir duruma gelmektedir.
DEVAM EDECEK...
***Feyiz I, Mustafa Maden, Feyiz II, Ahmet
Yürekli tarafından hazırlanmıştır.
Kaynak: Musa ÖZDAĞ, Feyizler-1 (Hamle Yay.
İst.1996) |