Solcu olun, sağcı olun, dinci olun, ateist olun ne
olursanız olun, ama önce Türkeş gibi mücadele adamı olun...
Siyasetçilere söylüyorum bunu... Hangi fikri ve
felsefeyi benimserseniz benimseyin, ama inanç ve çizginizde, önce Türkeş
kadar sağlam olun.
Bu bir.
İkincisi... Muhalif olun, muvafık olun, münafık olun,
ne olursanız olun, ama önce Türkeş kadar vatansever olun.
Son günlerde iki şey düşünüyordu:
1- MHP'yi daha çağdaş bir çizgiye taşımak... bunu
yaparken de önce uzman kadrolarla vitrinini süslemek ve böylece iyi
yetişmiş vatan evlatlarının MHP'ye iltihakını hızlandırmak...
Kendisi için değil Türkiye için.
Ama nerden başlamak? Kimden, kimlerden, hangi kesimden
başlamak? Ve nasıl?
Devamlı bunu düşünüyordu.
2- İlle de DYP-ANAP bütünleşmesini sağlamak...
Eğer bir seçim ittifâkı gerekiyorsa, bir tanesiyle
asla, ikisiyle beraber ittifak'ı şart koşmak...
Kendisi için değil, Türkiye için.
Önce onları birbirine mecbur etmek, iyi bir katalizör
olmak, seçimden sonra da gerekiyorsa ayrılıp diğer ikisini başbaşa
bırakmak ama yine gerekiyorsa yola üçlü olarak devam etmek.
Devamlı bunu düşünüyordu.
Düşünmediği tek şey vardı. O da ölmek.
Bir de üzüntüsü vardı.
Yanlış yola sapmış bazı eski MHP'lilere hep ülkücü baba
denmesi.
Bu kahrediyordu onu.
Hiçbir organik bağları kalmadığı halde, ülkücülüğün
yeraltı dünyasıyla birlikte anılmasına haksızlık ve insafsızlık diyordu.
Söylediği şuydu:
- Suçlu'nun solcusu sağcısı olmaz. Suçlu suçludur.
Nerden çıktı bu tefrik?
Sonra da cevabını kendi veriyordu:
- Tabii... hezimete uğramış eski komünistler, bizden
intikam alıyor.
Daha sonra da dönüp yeni ülkücülere, her şölende
sesleniyordu:
- Şartlar ne olursa olsun, sizi kim zorlarsa zorlasın,
Sokağa çıkmak yok... Asla yok... Tabancayı hafızalarınızdan silin.
Elinizde sadece kalem göreceğim, kitap göreceğim.
Bu lâflar, büyük alkış topluyordu... Hele laik ve
demokratik Türkiye deyince, kalabalıklar coşuyordu.
Irkçılıktan kesin milliyletçiliğe dönmüş, Osmanlı
motiflerini Atatürk Türkiyesi'yle süsleyerek, kafasında Yeni MHP diye bir
olgu çizmişti.
Şimdi bu satırları bazı okuyanlar, mutlaka diyecektir
ki:
- 25 yıl evvel niye bunu düşünmemiş?
"Dün dündür, diyerek bu soruyu savamam.
Ama fena mı olmuş?
Değişim ve gelişim yapmakta hata mı etmiş?
Öbürleri gibi köhne mi kalaydı?
Çizgisini tavizsiz sürdürüp ama sivri köşeleri de
yontmak, keşke öbür liderlere de nasip olsa.
O'nun öldüğünü Selâhattin Sadıkoğlu'ndan öğrendim.
Ceylan-İnter Continental'de yemek yerken, birden
karşıda Selâhattin gözüktü. Kulağıma eğilip bu haberi -üzülerek-
fısıldadı. Sonra da sür'atle çıktı. Herhalde TGRT'ye gitti.
Masadakilere önce söyleyemedim.
Saate baktım.
Yazımı değiştirebilir miyim diye düşündüm. Ama kendimde
o mecali bulamadım.
Bulamayınca teslim oldum, masaya patladım.
Mete hüngür hüngür ağlıyordu.
Kalktık ve dağıldık.
Türkeş'i sevin veya sevmeyin. Ama tanıyın. Dilerseniz
bu yazının 1'inci bölümünü yeniden okuyun.
Başın sağolsun Türkiyem.